Hoştur bana Sen'den gelen.

 Dilruba en azından iki saat yol gideceğimi söylediğinden, mülakat saatinden 6 saat önce ayaktaydım. Henüz sabah namazı vakti girmemişti, teheccüd kıldım. Heyecanımı merkeze alsaydım, çocukken olduğu gibi yine tırnaklarımı yerdim ama çok şükür bu sefer öyle olmadı.  Dilruba'nın evinde konaklayacak olmam işimi kolaylaştırmıştı. Tabi ben kalktığımda o daha kalkmamıştı. Yerimi hazırlarken söylediği "kendi evin gibi kullan." sözünden hareketle kalkınca onu ugandırmamkş, ibadetlerimi bitirince mutfakta bir şeyler hazırlayıp yedim. Çantam ve kıyafetlerim hazırdı. Son bir kez Dilruba'nın tarif ettiği yola bakarak güzergahı gözden geçirdim. Yolun çoğunu toplu taşımayla gidecektim ama yürümem gereken yerler de vardı. Dilruba çalıştığı için benimle gelemeyecekti. Bana evini açtığı için ona çok minnettardım, bu kadarı bile yeterdi benim için. Hem belki ben de seneye evimde ben de ihtiyacı olanlara evimi açardım, borcumu öderdim. Belli mi olurdu? 
Çıkmak için hazırlandığım sırada Dilruba uyandı.
"Gidiyor musun?"
"Evet."
"Ben de yeni uyandım. Hiç duymamışım kalktığını."
Gösterdiğim ihtimamın sonuç vermesi ayrıca güzeldi.
"Canım, gel sarılayım sana. Hayırlı mülakatlar. Allah işini denk getirsin. Rahat ol, sakin ol. Bir şey olursa da beni ara. Er ya da geç mutlaka dönerim sana.
"Allah razı olsun. Hoşça kal."
"Güle güle."
Evden çıkınca 15 dakika uzaktaki duraktan metrobüse binecektim. Hava serindei. Dha önce şehir değiştirme deneyimlerimi saymazsak bu kadar uzak bir yere gitmemiştim şehir içinde. İlkleri deneyimlemek beni biraz tedirgin ediyordu. "Bu koca şehirde..." diye başlayan söylemler de gözümü korkutmuştu ancak ben inanıyordum ki Rabbim bir kolaylık verecekti. 
 Otobüs durağı kalabalıktı. Bir kenara geçip beklemeye başladım. İstanbul çokkültürlülüğünü eskiye kıyasla yitirmiş olsa da bunu görmek için şöyle biretrafına bakması yeterdi insanın. Gerçi ben heyecandan baktığım yeri göremiyordum orası ayrıydı. 
 O esnada aklıma dualarkmı okumadığım geldi. Hay Allah'ım! Sen aylarca dua et iş bulabilmek için, attığın e-postalardan birine olumlu dönüş al, sonra iş görüşmesine giderken sana bu iş görüşmesini ve iş görüşmesine gitmeyi nasip edeni unut! Olacak iş değil cidden! Hemen besmeleyle başladım dualara. Henüz az  bir kısmını okumuştum ki metrobüs geldi. Kalabalığın hücumu  beni bir an bocalatsa da bu metrobüsü kaçırmamam gerektiğini bildiğimden aralarına karıştım. Canhıraş binip kendime bir yer bulduğumda, yaşadığım yere bir kez daha şükrettim. 
 Yaklaşık bir bir buçuk saat gittiğimizde pertim çıkmıştı. Sıcağın bunaltıcılığına ve kalabalığın daraltıcılığına bir de gittikçe artan heyecanım ekleniyordu. Nihayet ineceğim durağa geldim de bir nebze de olsa ferahladım. Saate baktım. Çok şükür ki planlanan zamanda planlanan yerdeydim. Yalnız içimden bir şey şaftımın kaydığını söylüyordu. Çantamdan aynamı çıkarıp baktım. Evet! Hem de çok fazla. Hemen bir yerde düzeltmem gerekiyordu. Etrafta bir cami aradım. İstanbul'da camiden bol bir şey yoktu. Ancak içime bir kurt düştü: İş görüşmesine bir saat kalmıştı. Camide vakit kaybeder miydim? Riske girmek istemedim. Şirkette mutlaka lavabo olmalıydı. Bu fikir aklıma yatmıştı. Üstünkörü örtümün dışına çıkan saçlarımı sokuşturdum. Yaklaşık yarım saatlik bir yolum kalmıştı. Dayan kızım Şevval dedim.
 Yarım saat sonra mimarlığımın siftah yapacağı yer olma ihtimali bulunan iş yerinin önündeydim. Rabbiyesir okuyarak içeri girdim. Beyaz parkeler, aydınlatmalar, lobi koltukları ve yanlarında yer alan süs bitkileriyle televizyonda görmüş olduğum şirketlere benziyordu. Etrafımı göz ucuyla inceledikten sonra danışmaya yöneldim. 
"İyi günler. Saat 3'teki iş görüşmesi için gelmiştim. Nerede yapılacak?"
"İyi günler. İsminizi öğreneblir miyim?"
"Şevval (...)"
"Şevval Hanım. İş görüşmesi için ikinci kata çıkın. Orada yine bir arkadaşımız var. Ona söylerseniz size yardımcı olacaktır."
"Tamam, teşekkür ederim."
 Bu bilgiden sonra merdivenlere yöneldim. Merdivenlerden çıkarken bir kızın daha iş görüşmesi için geldiğini duydum. Yalnız olmadığıma sevindim. 2. kata çıktığımda bir danışma daha vardı. Aynı selamlaşmadan so ra konuşma şu şekilde devam etti:
"Sizi aşağıdan mı gönderdiler?"
"Evet, zemin kattan."
Bu kadın pek inanmışa benzemiyordu.
"İsterseniz adımı kontrol edin, aşağıda öyle yaptılar. "
 Kadın güldü mü, gülmedi mi anlamadım. Karşılaşmamızdan beribir tebessüm dahi görememiştim zaten. İş hayatının zorlu koşullarına vermek istiyordum ama gerim gerim de gerildim. Bir gün iş sahibi olursam güler yüzü eksik etmiycem Allah'ım dedim. 
 Bir yeri aradı. Listeyi kontrol ettirdi. 
"Tamam. Toplantı odası 3'te gerçekleşecek iş görüşmesi."
"Teşekkür ederim. Bir de lavabo var mı? Görüşmeden önce kullansam iyi olacak."
Kadın olmayan gülümsemesiyle sağ tarafı işaret etti. Benim arkamdan da meslektaşım geldi. 
"Ben de iş görüşmesi için gelmiştim."
"Toplantı odası 3'te,  başarılar dilerim."
Bir tebessümü bile esirgeyen bu kadın başarılar mı dilemişti? Tersine denk gelmiştim herhalde. 
Lavaboya girince çantamı askıya astım. Hemen şalımı düzelttim. Ben şalımı yaparken içeri bir kadın girdi. Önce bir tereddüt etti, geri dönecek oldu. Ağzımda tuttuğum iğneleri hatırladım birden. Yakama taktım aceleyle. İğneleri ağzımla tutmanın tehlikeli olduğunu biliyordum ama alkşkanlık işte... Şalımı yapıp, kendime arka çıktıktan sonra çantamı alıp çıktım.  
 Ben, benim arkamdan gelen kız ve 3 erkekle beraber 5 kişi bekliyorduk iş görüşmesi için. 5 sandalye vardı. Dipdibe olan bu sandalyelerde tek boş yer, iki kişinin arasındaki sandalyeydi. Oraya oturamazdım, hiçbir kız oturamazdı. Yer verecekler mi diye biraz bekledim ama yer veren olmadı. Mecbur volta atmaya başladım. Arada, b,r odadan çıkıl diğerine giren çalışanları saymazsak koridorlarda kimse yoktu. Derken kapı açıldı. 
"Deniz (...)"
Erkeklerden biri içeri girdi. Bekleyiş yeniden başlamıştı. Hafakanlar basıyordu. Bari telefona bakayım dedim. Yer yön bulmak dışında kullanmamıştım bugün. Annemden iki cevapsız arama, "aradım açmadın, müsait değildin herhalde" diye başlayan, bol dualı upuzun bir mesaj vardı. Ben de ona kocaman bir kalp ve öpücük gönderdim. Boşa çıkınca arayacağımı söyledim.
 Babamdan da benzer ama daha kısa bir mesaj vardı. Dualarına aminle cevap verdim. O esnada Deniz dışarı çıktı. Acaba ben m,ysim sıradaki kişi?
"Çiğdem Sare (...)"
Hemcinsimin adını öğrenmiştim sonunda. İki ismi olanların hangi adını kullandıklarını hep merak etmişimdir. Çiğdem Sare hangisini kullanıyordu? 
Tekrar beklemeye başlayınca telefona döndüm. Kardeşimden bir mesaj vardı:
"Abliş iş görüşmesinde başarılar." Şapşal şey. Mesaj atmasını annem söylemiş olmalıydı. Yoksa nereden aklına gelecekti. 
 Mağaza indirimleri ve birkaç sosyal medya bildiriminden sonra Çiğdem Sare dışarı çıktı. Bu defa kimi çağıracak acaba derken benim adımı söylediler:
"Şevval (...)"
Alelacele telefonumu sessize alıp içeri geçtim. Üç kişi vardı. Gösterdikleri yere karşılarına oturdum. 
"İyi günler." 
Selamımı almadan söze girdiler.
"Şevval. İstanbul Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi mezunusun. 
"Evet."
"Sana bu şirkette çalkşabileceğini düşündüren şey nedir?"
Senli benli konuşması rahatsız etmişti ama üslubumh bozmadan siz diye hitap etmeye devam ettim.
"Şirketiniz ilgilendiğim alanlarla alakalı projelere sahip. Başvuru yapmadan önce onları incelemiştim. Çizim, tasarım konularında katk..."
"Onu sormuyoruz Şeval! Bu şekilde nasıl çalışacağını soruyoruz."
"Dediğim gibi donanımımın bir hayli..."
"Arkadaşlarımın demek istediği,  başındakiyle buradan içeri girebilmen bile büyük cesaret."
Başındaki! O ifadeden sonra tüm sesler kesildi. Demek o yüzdendi tüm bu ithamlar, umursamaz tavırlar, üst düzey tavırlar. Aman ya Rabbi! Tüylerim ürperdi. Karşımdaki adam ses tonunu arttırdıkça arttırmıştı. Ayağa kalktım. Üçüne dönüktü yüzüm  ancak onları görmüyordum. Titreye titreye "iyi günler " diyerek koşar adım dışarı çıktım. 
 2. kattaki sekreter, zemin kattaki danışma... Hepsinin bu tavırları o yüzden miydi? Be safmışım, safmışım ki görmemişim. Daha önce pek çok kez dinlemiştim başkalarından ancak insanın başına gelince farklı oluyormuş. Şimdiye kadar hüsnüzan  besledim. Olması gereken bu muydu? Fark edebilseydim, gereken tavrı gösterebilir miydim? Lakin gereken tavrı dahi bilmiyordum. 
 Kendimi nilmez bir halde yürürken nihayet ana cadde gibi bir yere çıkmıştım. Bulduğum ilk banka oturdum. Yaşadığım şaşkınlığı atlatmam lazımdı. Ağlamak istiyordum ancak bir damla yaş yoktu gözümde. Üniversitedeki arkadaşımı hatırladım. "En ufak olayda doluverirdi gözlerim." derdi. Bir gün "ben seni hiç ağlarken görmedim." demiştim.  Gülmüş, "Yaşadıkları değiştiriyor insanı." demişti. Ben bunu olgunluğa yormuştum. Bu yaşadıklarım da benim olgunluğumu arttıracak mıydı?
 O esnada öğleyi kılmadığımı hatırladım. Hemen bir cami aradım. Gördüğüm ilk camiye girdim. Bir yandan namazı hatırladığım için şükrediyor, bir yandan kendim, namaza vermeye çalışıyordum. 
 Namaz bitti, oturdum ve ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım. En güven duyduğunun yanında nasıl bırakırsa kendini insan, ben de öyle bıraktım. Sırtını O'na yaslayan, bahtı en güzel olandı. Bu koca şehrin ortasında kimsesiz hissediyordum ama O vardı. 
 Güç toplayınca çıktım camidem. Nerede olduğumu tespit edip, eve dönüş yolunu belirledim. Anneme, Dilruba'yı aradım. Durumu izah ettim. Ayrıntıları sonra konuşurduk. Yorgun olan beni, daha da yormak istemediler. 
 Yol boyu kalabalıklar içindeydim. Eve dönene kadar bin türlü şey düşündüm. Bir de umutlar besledim. Kırılan kalbim hemen tamir olsun istedim ama hiçbir şey olmadı. Kimseyle karşılaşmadım, kimseyle tanışmadım, yol kısalmadı, otobüste oturacak yer bulamadım vs. vs. Hiçbir şey olmamasına rağmenyol boyu elhamdülillah çekmeye zorladım kendimi. Şeytanın "Allah seni sevmiyor" fısıltılarına estağfurullah çektim.
 Belki de bugünün hikmetini göremeyecektim hiçbir zaman ama ben çok şükür inanıyorum, başıma gelen her şey Allah'tan.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

O'nu Hatırlamak

MÜCADELE

EDEBİYATI HİSSETMEK