OTOBÜS
Halk otobüsü bir hayli kalabalıktı. Otobüse sonradan binenler ayakta yolculuk etmekteyken ilk binenler oturmaktaydı. O koltuklardan birinde rahat oturamayan biri vardı. Bütün vücudu, her otobüse binişinde olduğu gib
i, kasılmıştı. Bir eli ağrıyan karnının üstünde belli belirsiz daireler çiziyordu. Gözleri; sürekli otobüsü yokluyor, boş koltuk var mı diye bakıyor, pencereden dışarıyı izleyerek hangi durakların dolu, hangilerinin boş olduğunu görmeye çalışıyordu. Yolu bir hayli uzundu ve sık sık bu şekilde yolculuk yapmak onu bir hayli yıpratıyordu.
Onun gibi yolu bir iki saati aşan bazı yolcular, uyumaktaydı. Az sonra inecek olanlar ise durağını kaçırmamak için pürdikkat beklemedeydi. İşte içlerinden biri “dur” düğmesine bastı. Otobüs durunca başka kişiler de indi. Boşalan koltuklar anında doldu. O da ne? Korktuğu olmuştu. Yaşlı bir amca binmekteydi otobüse. Elinde çantası vardı. Yaşı büyüktü. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Evet, bu amcaya yerini verebilirdi. Amca binince otobüs hareket etti. Amca tutunurken o yerinden kalktı ve buraya oturun lütfen dedi. Sağ ol evladım karşılığını alınca içine bir huzur doldu. Bütün kasları gevşemiş, karnının ağrısı dinmişti. Yavaş yavaş iyileşiyorum galiba diye düşündü. Evet, insanlara yardım ettikçe geçecekti bazı şeyler. Otobüs gidiyor, duruyor; inecek olanlar iniyor, binecekler biniyordu. Birkaç durak daha devam etti bu döngü. Sonra birden dün yer ver(e)mediği teyze geldi aklına. Kafasını salladı. Dün dünde kaldı dedi kendi kendine. Peki ya bugünkü amcaya yer verme sebebi dünkü teyzenin yarasını hafifletmek olabilir miydi? Hayır yoktu öyle bir şey. “Her gün kendi içinde değerlendirilir. Hem sanki dün keyfimden yer vermedim. Kalabalıktı, kalkamadım. Bugün de kalabalık değil mi? Bugün nasıl kalktın? Bugünün kalabalıklık derecesi ile dünün kalabalıklık derecesini kıyasladığımızda pek bir fark yok. Eğer dün çok kalabalık olduğu için yer veremediysen bugün de yer verememen gerekir. Yok eğer bugün yer verebiliyorsan o kadar bir kalabalık yok demektir. Bu da dünkü teyzeye yer vermeni gerektirir.” İki farklı kişilik. Belki de sadece şimdiliktir. Nefes alamadı. Burnundan nefes almayı denedi, alamadı. Ağzından denedi. İki kere, üç kere. Göğsünden aşağıya gitmiyordu içine çektiği nefes. Hücrelerine oksijen gitmiyormuş gibi hissediyordu. Elini göğsüne koydu. Yok öyle bir şey, yok öyle bir şey diye kendine telkinlerde bulunmaya başladı. Arkasında dikilmekte olan adam “iyi misiniz?” diye sordu. Camı açabilir misiniz, diye sordu. “Cam açık, isterseniz yer değişelim buradan daha iyi hava gelir.” “Teşekkürler.” Pencereye yöneltti başını. Tekrar denedi. Önce burnundan, olmadı. Şimdi bir de ağzından. Bir, iki, üç. Olmadı. Olmuyordu. Hücrelerine oksijen gitmiyordu. Alyuvarları bağlamıyordu hemoglobini. Bir hemoglobine dört demir atomu bağlanırdı. Lisede öyle öğrenmişti. Demir mi? Geçen de doktor demir eksikliği var dememiş miydi sen de? Sus! Geçen dediğin altı ay önce. Üç kutu demir hapı yuttum. Sonra da düzeldi değerler zaten. Ya yine düştüyse? Sus artık, sus! Daha fazla dayanamayacağını anladı, düğmeye bastı. Artık hücrelerine oksijen gidiyordu ama sendeliyordu. Bayılacak gibi mi hissediyordu. Nereden bilsin daha önce bayılmamıştı ki. Ama ağlayacak gibi hissediyordu. Ne de olsa daha önce ağlamıştı. Çok iyi biliyordu nasıl bir his olduğunu. Burası uygun bir yer değildi. Hiç sokakta ağlanır mıydı? İnsanlar toplanırdı sonra başına. Niye ağladığını sorarlardı. Dolmuştu. Tutmalıydı kendini. Eve gidince doya doya ağlardı. Yolu uzundu ama rüzgarın esişi yolun uzunluğunu bahane ettirmezdi. İlk oturumda konuştuklarını hatırladı: “Böyle anlarda ana odaklan. Etrafında gördüklerini say.” Kaldırımda yürüyorum. Kaldırım taşları, çiçek deseni şeklinde döşenmiş. Çocukken renkli olanlara basmamaca oynardık. Boş ver şimdi çocukluğunu anda kal. Neyse. Sağımda küçük dükkanlar var, büfeler, bakkallar. Solumdan yol geçmekte. Arabalar durmak bilmeden ilerliyor. Gri araba, siyah, beyaz, yeşil, bir tane daha siyah… Çocukken… İki yolun ortasında çam ağaçları. Bu ağaçlar, sesi soğuruyorlarmış, bu sayede gürültü kirliliği az da olsa azalıyormuş. Ne güzel. Sen hep ayakta uyu. Buradaki beş on ağaç, yüz iki yüz tane motorlu aracın gürültüsünü azaltabilir mi ki? Ama azaltmak için uğraşmışlar. Belki de kendi kendimizi kandırıyoruzdur. Gürültüyü engelleyen ağaçlar, geri dönüştürülen atıklar… Yolun iyice karşısında ise bir taksi durağı var. Taksiler gelip gidiyor. Az ilerisinde bir tostçu var. Hop! Yavaş, önüne bak! Etrafındakileri sayarken etrafına bakmamak da… Ya sadece ayaklarına bakıyorsun, ileriyi görmüyorsun ya da çok uzaklara bakıyor, burnunun dibini görmüyorsun. Düzelicez be öyle deme.” Arabaların biraz daha seyrekleştiği bir yere gelince durdu. Soluklanması gerekti. Hala bilmiyordu nerede olduğunu. Bildiği tek şey yolunun bir hayli uzun olduğuydu. Önünden bir otobüs daha geçiyordu. Üç oldu dedi. Otobüsten inip buraya yürüyene kadar üç tane dolmuş geçmişti. Binsene şunlardan birine. Paran da var. Bir daha böyle bir stresi kaldıramam, diyerek tekrar yola koyuldu.
Acaba doktorunu mu arasaydı? İstediğin zaman beni arayabilirsin dememiş miydi? Özellikle “Böyle zaman”larda. Şimdi de böyle bir zamandı ve birileriyle konuşmaya gerçekten ihtiyacı vardı. Telefonunu çıkardı. Rehbere girdi. O sırada gözü saate takıldı. Beş buçuğa geliyordu. Mesaisi bitmiş olmalı diye düşündü. Şimdi arayamazdı. Nihayetinde o da bir insandı ve bir ailesi vardı. Ne zaman istersen ara demezdi o zaman? Bu, onu şahsi vakitlerinde rahatsız edebileceğim anlamına gelmez. Hem zaten pek çok kişiyle konuşuyor gün içinde bunların yanında bir de ben rahatsız etmeyeyim. Ama unutma sen de onun bir hastasısın. Sana böyle bir teklif sunması bunu kullanmanı gerektirir. Ben hasta değilim. O zaman öyle davran! Olduğu yere çömeldi. Elleriyle kulaklarını tıkadı. Sus artık, sus. İçinde sesini duymak istemediği birileri vardı. Birbirlerine telkin verir dururlardı. Onunla az konuşmamıştı şimdiye kadar. Çoğu zaman böyle atışırlar, sonuç onun içindekini susturma girişimleri ve -uzun da sürse- başarısıyla biterdi.
Durdu etrafı dinledi. Gitmişti sanki. Başını kaldırdı. Yol çok uzundu buradan eve gidemeyecekmiş gibi hissediyordu. Ayakları onu taşımayacak, yolun geri kalanını yürüyemeyecek gibiydi. İyice yerleşti kaldırımın üstüne. Yorulmuş da oturmuş gibiydi. Yok, yok gibisi fazlaydı. Ne yapsaydı acaba? Tekrar otobüse binse, buna gücü yoktu. Taksi çevirse ya da çağırsa… Nerede olduğunu bilmiyordu. Ambulans, belki de ambulans çağırmalıydı. Hastanelik bir durumu olması için hasta olması gerekmez miydi? İyi de o hasta değildi. Annesini aramaktı belki de en iyisi. Ama çalışıyordu annesi. Nefes… ilaçlar… anne… yardım… boğuluyorum… Allah… Allah… Allah…”
Yorumlar
Yorum Gönder